Sözlü Kültür, Yazılı Kültür ve Basılı Kültür
Serkan IŞIN
(Hece Dergisi’nde Yayınlanmıştır)
İçinde bulunduğunuz durum ve koşullar ne kadar tehlikeli olursa olsun, umutsuzluğa kapılmayın; asıl her şeyden korkulacak durumlarda korkulacak hiçbir şey yoktur; tehlikelerle kuşatıldığınızda bu tehlikelerin hiçbirinden korkmayın; çaresiz kaldığınızda elinize ne geçerse ona güvenin; gafil avlandığınızda gidip düşmanı gafil avlayın.
Sun Tse, Savaş Sanatı
Endüstriyel kültür mutfağı
1990’lardan bu yana dergi, kitap, şiir, şair, okur arasındaki ilişkide görünmeyen bir özne olarak “dağıtımcı” durmaktadır. Onu gerçekten göremezsiniz, onunla tanışamaz, çay içemez ve kavga edemezsiniz. O, üretilen ile üreten arasındaki uzaklığın teminatıdır ve tek bir birey değildir. Aslında o bir şebekedir, bir ağdır. Endüstriyel bir şahsiyet olarak herhangi bir öznenin değil, sistemin işlemesinden sorumlu aygıtların bütünüdür, bu anlamda makinalaşmıştır da.
Dağıtımcı, işlevinin bu kadar hayati hale gelmesinden çoğu kez memnundur da. İlk kez kültürel tüketim ve üretim denklemlerinin en önemli ayağı haline getirilmiştir, örneğin “hal” esnafı gibi. Aradan çıkması teknik olarak mümkün olmadığı için, o da arada kaldığı sürenin her saniyesini yeni seçimler yaparak geçirecektir. Temelini devletin yani kamusal faydanın maksimum düzeyde gözetildiği aygıtın attığı kültür, son noktada tamamen liberalleşmiş ve vahşi başka bir aygıtın ellerine bırakılmıştır. Dağıtımcı olmadan, bir hiçsinizdir. Ya da size, dağıtımcı olmadan hiç bir kitabınızın veya şiirinizin insanlara ulaşamayacağı izlenimi verilmiştir.
Dağıtım ağı ya da şebekesi aslında kendi-için varolan sistemlerin birbirlerine uzaklıklarından kibirlerinden kaynaklanmaktadır. O yüzden doğallıklarına diyecek yoktur. Dağıtımcı ile karşılaşamazsınız demiştim, o dergicinin, yayıncının ya da kitap yazarının ve okurun bir arada ve bir birlikte tutamadığı utkularının hepsinin karanlık yerlerinin kimyası olarak zorunlu kılınmıştır. Kitapçılar, raflar, kitap kapakları -yazıya, muhteviyata bizi ulaştırana kadar geçtiğimiz her öğe böyle karanlık bir sürecin kendi içinde katlanarak hacım kazanmış ağırlıkları olarak dağıtımcının metafizik konumunu güçlendirirler.
Bir yandan dağıtım ağının gücüne güveniriz, bir yandan da ondan şüphe ederiz. Kitabın, derginin “okur” denen kişiye ulaşmasını sağladığı için dağıtımcının yaptığı yatırımın farkındayızdır, öte yandan “okur”umuzu müşteriye dönüştürmesinin korkunçluğu içimizi kemirir. O tarafsızdır da ya da şöyle denebilir, tarafsızlığı, taraf çeşitliğinin garanti altına alınması ile sağlanmaktadır. Solcu, sağcı, faşist şucu bucu dağıtımcılar olabilir ama ne tek bir kitapçı vardır, ne de tek bir kitap. Bir mübadele aracı olarak kitap, her ebatta, her şekilde ve her şartta raflardaki yerlerini alır. Bu anlamda raflara girmeyen kitapların içindekilerden hepimizin ortalamasının alınabileceğini söylemek hiç de şaşırtıcı değildir. Ve tuhaf olan şurada yatmaktadır, dağıtımcının elemesinden geçmiş kitapların hiç birinin raflardaki diğer kitapları hükümsüz kılamaması durumu. Bunun üzerine biraz düşünmek gerekmektedir.
Kitap bolluğu değil, raf çokluğu
Oysa yalnızca bir sınıf kâr için üretir: Burjuvazi
Henri Lefebvre
Modern Dünyada Gündelik Hayat
Bu noktada, dağıtımcı ile yazar arasındaki ilişkinin aslında kökünde halledildiği fikri doğabilir. Kitap haline gelebilen herşey, meşrulaşma eğilimini içinde taşımaktadır. Bir kitabın daha yayınlanmadan “toplandığını” hiç duymamışızdır. Örneğin bir şiir kitabı, raflarda diğer şiir kitaplarını geçersiz kılabilecek bir güce sahip değildir. O da 12 punto Times New Roman ile yazılmıştır, onun da bir kapağı vardır ve hiç bir şekilde fiziksel olarak diğer kitapların sahip olduğu rafta durma hakkına müdahale edemeyecektir; örneğin rafta durduğu süre içinde diğer kitapları aşındırmayacaktır (Guy Debord). Öyleyse raflara çıkarılmış kitap ve dergilerle, raflara çıkarılmamış kitap ve dergiler arasındaki ayrımda, raflarda yer almayanların da kendi içinde kabaca iki kategoriye ayrıldığını söyleyebiliriz ve işte o ikinci kategori (birincisindekiler raflara her zaman girebileceklerdir, sadece biraz beklemeleri kafidir) bizi oldukça fazla ilgilendirmektedir.
İkinci kategoride yer alan dergiler, kitaplar özünde kitap olarak pek anılamayacak şeylerdir. Kapitalizmin dayattığı kitap basma ölçütleri dağıtımcının istatistiki kar/zarar gözü tarafından, piyasa şartları, çok satanlar listesi ve okur/yazar sayısı tarafından şekillendirilirken, bu kategoridekiler yayın ideolojisinin dışında, karşısında kalmış şeylerden oluşur. Bunlarda acemiliğin, kendi kendine konuşmanın hallerini, efsunlanmış bir bilgiçliğin ve bununla paralel bir yeniyetmeliğin hallerini görürürüz. 8 sayfalık dergiler, a5 boyutundaki fotokopiler, özenle çoğaltılmış karalamalar, hiç yazılmaması gereken günlük kabilinden değiniler; kısaca tüketilemeyecek oldukları her hallerinden belli olan ve bu yüzden de bireysellikle birlikte zaman ve mekan algısını da kaybetmiş şekilsiz, gürültülü kağıtlardır bunlar.
Bunları ortaya çıkaran kişiler için örneğin “dergi çıkarmak” gibi bir başlık vardır ama dergi çıkarmak baskı adedi veya forma sayısı, kağıt gramajı ve kapak resmi ile biçimlenmemiştir henüz. Bir rakip olmadığı gibi, söylemin biricikliğini taşıması bile şüpheli bir hürufat vardır sadece. Ya da “köşeler” yoktur, kamusal bir dil yoktur, tarih yoktur. Sadece saydamlığının eşik noktasında bir haykırma, kelimenin gerçek anlamında bir “basma”, damarına basılma durumu vardır. Bu tür dergiler, kitaplar, ister evde hazırlansın, ister bir matbaanın kasaplığına bırakılsın, hiç bir şekilde “raflar” için üretilmemişlerdir. Aslında bu üretim fikrinin sadece “kendi-için-üretim” ayağı, bir hayal, bir ince sızı ve belki daha sonra ketumlaşacak, mahvolacak bir saflık olarak kafalarının bir köşesinde durur. Yazı kelimesinin “yaymak” anlamı, köklerinden fışkırır gibi kağıttan daktiloya, el yazısına, tekniğin verdiği imkanlarla “çoğaltılmaya” gider. Ve sanıyorum bu ikinci kategoride yer alan dergilerden öğrenebileceğimiz oldukça fazla şey vardır.
Aslında bu yazıda kendi dergicilik serüvenimin, kanımca çoğu kez sekteye uğrayan, dağıtımcılar, kitapçılar, raflar ve matbaalar arasında kesintiye uğrayan hallerinden bahsetmeyi düşünüyordum. Fakat gördüm ki, görsel şiirle bunların arasındaki bağı gösterebilmek için, aslında ikinci kategorinin -benim küçük baş yayıncılık olarak adlandırdığım- aydınlatılması ve bir çerçevenin çizilmesi gerekmektedir. Kimi kez “yeraltı edebiyat” denerek etrafı çitle ve isle kapatılmaya çalışılan bu yayın faaliyetinin edebiyatın gerçek mecrası olmaya nasıl aday olabileceğini bildiğim kadarı ile anlatmam gerekmektedir.
Küçük Baş Yayıncılık
Ecnebilerin tanımlarına bakarsak “small press” yılda 12 kitap ve her kitap başına 5000 kopyadan az basabilen ve bağımsız dağıtım ağlarına sahip yayınevlerine verilen ad. Fakat benim “küçük baş” olarak tanımladığım şey bu değil elbet. Türkiye’de zaten bu tanımlamaya göre yayınevlerinin çoğu “small press” olarak tanımlanabilir. Bu yüzden kapsamı biraz daha daraltarak, yayıncılık denen kavrama yeni bir düzenleme, yeni bir bakış anlamında kullanıyorum “küçük baş yayıncılık” ifadesini. Bu anlamda “ulusal” denebilecek değil, daha çok “yerel” yayıncılığın, mikro düzeydeki hali gözönünde tutulmalıdır.
Türkiye’de yayın sektörü gün geçtikçe büyüyor. Bu büyüme biraz hormonlu bir büyüme olsa da, her geçen yıl kitapla ilgili veriler az çok umut verecek noktaya geliyorlar, en azından nicelik ayağı. Türkiye’nin kendisine “kültür” açısından koyduğu ideallerin tepesinde duran kitap ve “okuma oranı” ne yazık ki istatistiksel olarak çok çok uzağımızda dursa da, kentli küçük burjuvanın kitaba eskisinden çok daha fazla para ayırdığını görebiliriz. Elbette bu görece bir “fazla”dır zira, bu sınıfın televizyon, sinema vb. gibi eğlence ihtiyaçlarına daha fazla ilgi gösterdiği de açıktır.
“Küçük Baş Yayıncılık” öncelikle kâr amacı gütmediği için daha baştan bir çok maliyet hesabını ve rekabet harcamasını sıfırlayacaktır. Örneğin Zinhar’da görsel şiirleri yayınlanan şairlerin kitapçıklarını (booklet, chapbook) yaparken sadece a4 boyutlarında kağıt kullandım. KBY, bu anlamda öncelikle metaya değil, ulaştırmaya ve haber vermeye yöneliktir.
Tahminlere bakarsak, Türkiye’de kişisel bilgisayar satışları 10 yıl içinde katlanarak artacak. Bu da internetin daha da yaygınlaşacağını göstermektedir. Ayrıca internet mecrasının da kendi mantığını değiştirdiği ve daha çok bilgi verme tabanlı bir hale geldiği de gözden kaçmamaktadır (Örneğin Web 2.0 teknolojisi ve XML). Bu anlamda internet ağının imkânları, yayıncılar için bir umut olmaya devam ediyor. En azından kitabını, dergisini tanıtmak, sunmak, kendisine bir okur kitlesi yaratmak açısından…
Dağıtım için PTT’yi kullanmak
Zin ya da buna benzer, çok kısıtlı imkanlarla çıkarılan dergilerin, diğer dergilerle birlikte dağıtılması baştan rekabet ilkesine aykırı gelmiştir hep bana. 5000 basılan cilali bir dergi ile aynı rafta durmayı kim kabul edebilir? Birbirlerinin içeriklerine kafadan ters olan bu iki ürünü nasıl aynı rafta sergileyebilir insan? Ve bunlar arasında tercih yapabilecek okur tipine güvenmek mümkün müdür? Baştan kabul edelim edebiyat dergiciliği çok özel bir alandır ve kapitalist bir ticaret düzenin kendisine dayatmaya başladığı her türlü şarta da boyun eğmek zorunda değildir. Kimileri bunun gerekli olduğunu düşünebilir -ben de böyle düşünüyordum, ama görülüyor ki durum hiç de öyle değildir. KBY’nın temelinde zaten kendi okuruna meta satmaktan ziyade, bu dünyada satın alınamayacak şeylerin olduğuna dair bir fikri aşılamak da vardır. Buna “içten”lik demek gerekiyor. KBY baskı araçları olarak ücretsiz yazılımları, özgür lisansa sahip işletim sistemlerini, ucuz yazıcıları, kamusal bir posta dağıtım şebekesi olan PTT’yi kullanarak okuruna ulaşır. Arz talep ilişkisi içinde, talebi ortalamanın zevklerini kışkırtarak işini görmez. KBY, kişiye özel bir yayındır. Bu yüzden de en az imkanla, en çok ve en sürekli iletişimi sağlamak üzere tasarlanmış, monolog değil diyalog tercih ettiği için, okurunun da aynı süreci başlatması için her türlü bilgilenmeyi esirgememektedir. Yani KBY okurunu da yayıncı yapan bir girişimdir (örneğin mail art ya da postada sanat şebekeleri).
Basılı Kültür ve Özgür Matbaa
Bir kere sanat eseri, mecradan bağımsız hale gelmiştir. Orjinalinin tutulduğu müze dışında dolanan her bir kopya bu açıdan her yeniden yapılan tıpkı-basımla müzede duranın yerini alır. Sözlü Kültür ve sözlü İletişimin dışında kalan yazılı kültür ve yazılı iletişimin uzun zamandır kültüre şekil verdiğini, tüm baskı olanakları ile belki de yeni bir ideolojinin hem taşıyıcısı hem de şekli olarak karşımızda endam ettiğini görmek gerekir. Zinhar özelinde düşünürsek, görsel şiir, şairinin teknik bilgisinin de araçlar üzerinden gösterildiği, bu anlamda resme yakın, bu teknik bilginin araçla aktarılmasının şiiri göstermek, görselleştirmek amacı ile yapıldığı özel bir alandır. Gelişmesini insanın “basılı kültür” ile tanışmasına borçludur da bir yandan. Yalnız burada “orjinal” ile “temsil” arasındaki fark, orjinalin hiç bir aşamada esirgenmemesidir. KBY, kendince orjinal bir işi, ilgilisine aktarırken de işin içine katılır. İletişimin tamamlanması için zarfın postaya verildiği andan itibaren, işin diğer yarısı (alımlama ve cevap verme) başlar. İşe işle karşılık vermek; KBY’nin esas diskurudur.
Bugün teknoloji geliştikçe, kitap basma ile ilgili araçlar da ucuzlamakta, evlerde yayın imkânı gerçekleşmektedir. Bu da KBY’nin gelişmesi için bir fırsattır. Yani kitap olarak bildiğimiz arkaik yayın biçimi ortadan kalkmamakta, tam tersine aşırı yaygınlaştığı için -tıpkı CD, kaset, plak gibi- halka ait bir nesne olmaktadır. Sanıyorum bu gözden kaçıyor. Bugün kitap fiyatlarının aşırı yüksek oluşu hiç bir maliyet hesabı ile açıklanamaz. Dağıtım, baskı, reklam harcamaları da kitap denen şeye eklenmiştir (buna Marx, fetişizm de der).
Şiir kitapları, öykü kitapları sessiz mecralar olarak sizi tek başınıza bırakır. KYB’nin ileteceği şiir, büyük bir ağ içinde karşılığında yine KBY’nin imkanlarını ve yollarını kullanarak cevap vermesini sağlar. Böylelikle konuşma başlar.
Bugün mektup kavramı fatura taşımaktan ve tüketime yönelik haber vermekten başka hiç bir anlama gelmemeye başladı. Oysa KBY bu çok yaygın ağı sanat için, şiir için ve iletişim için kullanmanın yegâne yolu olmaktadır.
Özetle
1. Masaüstü yayıncılıkta kullanabileceğiz ücretsiz bir yazılım:
Örneğin Open Office Türkçe
2. Kendi okur kitlenize ulaşmanızı ve onların da size ulaşmasını sağlayacak bir web sitesi
Örneğin www.blogcu.com
3. Yazarlarınızın işlerini, şiirlerini, fikirlerini sunabileceğiniz bir dergi formatı
Örneğin a4 boyutunda bir kağıt.
4. İletişimi başlatmak için kullanabileceğiniz bir posta kutusu adresi:
PTT’den alınabilir.
5. Yayınlarınızı çoğaltmak için bir fotokopici ya da ucuz bir yazıcı
Örneğin Lexmark serisi ya da Xerox
6. Yayınlarınızın maliyetini karşılamak için okurdan istenecek destek;
Örneğin pul parası, zarf parası vb. gibi toplu olarak ve bir kerede.
Özetle bütün bunlar, bir edebiyat şebekesi oluşturmanız ve bunu yerel olarak devam ettirmeniz için yeterli şeylerdir. Rafta duran diğer kitapların ulaşacağı yer uzun zamandır pek güvenilir bir yer değil. 80’lerden itibaren şiirin irtifa kaybetmesi, daha önce edebî merkez, sanatsal merkez olan yerlerin artık “merkezî” sanat/şiir üretiminde rol alması, sonsuza kadar süreceğini düşündüğümüz bürokratik kültürel yapının yavaş yavaş merkezinden kayması ve kentin (sadece büyük kentler değil) kendi özerk kültürünün ve onun aktörlerinin görece özgürleşmesi düşünüldüğünde, şiirin artık tek bir merkezden üretilmesi, bu söylemin de diğerleri tarafından usulca kabul edilmesi beklenemezdi. KYB için baskı ve dağıtım araçları ülkenin her yerine dağıtılmakta, öyleyse o da tersinden kendi söylemini ülkenin her yerine dağıtma imkanına sahip olmaktadır. Elinde PTT, ulaşmasını istediği kişinin adresi ve ucuz kağıtlar vardır ve kanımca yayıncılık da başka hiç birşey değildir. Sanayi toplumu denen şeyin ürettiği “kitap” ile bizim anladığımız “kitap” arasındaki uçurumu kapatmak, yazmanın olduğu kadar yazılmış olanın tekniklerini de halka aşîna kılmaktan geçer.