hertz

matbu poetikhars!

SÖZ GELDİ (G)ÖZE DAYANDI

Hasan Akay

Başlangıçta söz vardı (Varlık yok muydu). Sözün sahibi vardı (Muhatap yok muydu).. Söz geldi göze dayandı (Gözde ‘öz’ yok muydu)..

Bu özge sözün ve şiirin kend’özüyle hiç umulmadık biçimde göz göze gelmesiydi. Şok yaşandı. (Ama aslında ilk şok değildi bu. Önden gidenler, sözün en küçük parçalarına kadar inerek özüne bakmışlar, o(a)rada sonlu sonsuzluğun sûretini görmüşler ve canlarından geçerek mest olmuşlar idi. Ama, bu mestlik evreninden sadece birtakım hatlar miras bırakmışlar idi. Bu mirası hattatlar işledi, işledi; iş hattın yüzeyinde bütün derinliği görselleştirmeye doğru ilerledi, kaydı ve nihayet harf devriminden sonra nazar uzayını kaos bürüdü. Bu müthiş bir sarsıntı idi. Ucu sonsuza değdi. Alternatif bir yaşam yoksa nasıl dillendirilebilir, görselleştirilebilir ve dolayısıyla (g)özümsenebilirdi? Bu seyrüsülûkun haritasını çizen olmadı, ol(a)mayacak. Tarihyazımının yapılması da belki imkansız gibi; çünkü göz erimi son derece zayıf ve sinsi.

Sözün özle göz göze gelişinde çok yönlü etkiler, rüzgârlar, kasırgalar, depremler tasarlanabilir, ama bunun ne yararı olabilir ki? Bizim ne hâl, ne kültür, ne uygarlık ortamımız böyle bir atmosferin vücûduna izin ver(ebilir)di (Belki de kendine özge bir hiperuzay gerçekliği yaşamasındandır bu). Veremezdi. Birçok nedeni var. Bir tanesi şu: Bizim kültür evrenimizin gözleri, 360 dereceyi tarayacak özellikte olanlara iltifat ediyor ve fakat bunu son derece alçakgönüllülükle, dost sofralarında ikram ediyordu. Oysa batılı nazarların sözden göze geçişleri kültürel ortamın bir doğal seyri ve nüfûzu ile oldu. Özge ve özgün kültürlerin dahline ihtiyaçları yoktu. Fakat bizim kültürümüzde bu, hemen daima böyle oldu. (Belli bir dönem hariç). Dolayısıyla söylenmesi gereken her halde şu olacaktır:

Sözümüz özge idi, gözümüz de öyle olmak hakkına ve vazifesine sahiptir. Kend’özüne dönmenin yolu (g)özden geçiyor. Bu durum fark edilir ve gözümsenirse, yeryüzünün ve gökyüzünün en büyük bağışının ‘söz’den özge bir şey olduğu da fark edilecek demektir. İnsan için göz, sözden öncedir. Çünkü ne gören sadece göz, ne duyulan sadece sözdür. “Göz”deki ‘öz’ü es geçmenin çağı geçmedi mi? Bizim öz kültürümüz, aslında –yakından bakılırsa- göz(s)eldir. Öz(s)el ifadelerimizde de gözellik vardır. Ama bunun –ve bu bağlamdaki ahvalimizin- ayırdına varılabilmesi için yeni yüzyılın sarsıntısı gerekiyordu, yeni felsefenin çuvaldızına ihtiyaç vardı. Kend’özüne bakış, bundan sonra, belki..

Yeni yüzyılın ‘göz’üne bu bağlamda çok da yabancı sayılmayız. Yeni gözün ve görüşün fark et(tir)mesi gereken şey, küresel ve holografik boyuta âşina olup olmamakla (ki “Doğu da Batı da Allahındır” ilkesi vb. de bu bağlama dahildir ve bu boyutla) ilgilidir. Yoksa ne şiir kuramlarının, ne görkemli sûretlerin, ne ince hinliklerin, ne hiper kimliklerin bu alanda posta oturma hakkı var. Sade ve yalın bir nazar, bir göz kırpma kâfidir. “Iyi iş” çıkarmak için göz nuru dökenlerin seçki galerisini bu yolda gözel bir atılım, bir çığır(ma) olarak görüyorum. Tarık Günersel’in bazı somut, görsel metinlerini, Serkan Işın’ın düzeyli işlerini -(ç)ektiği “elif”ten, “yeniden okuduğu huzur”a kadar- böyle görüyorum. (Hayıflananlar safinda değilim). Keyifleniyorum

Görsel şiir görünürleşir görünürleşmez göze girmedi elbet. Ama aldığı tepki, körlerin tepkisine benziyor. (Mevlânâ diyor ki: Kör için elmas da bir, cam da bir. Ama sen –kör görmese de- kendini cam olarak görme!). Görsel şiirin konumlandırılması da, (d)okunması da, yazınsal bir şenliktir. İşin geldiği nokta, sanırım, harsî “galeri”den görülebilir. Sanal âlemin sonrasını kim görmüş? Henüz holovizyona geç(e)medik ki! En iyisi şöyle demektir: “Sonrası Allah kerim!” Çünkü, “n’olur göreyim” sözünün yanıtı, “göremezsin” sırrından bir kıvılcımdır. Gözün hıza da, ışığa (da karanlığa da –tıpkı rüyada olduğu gibi, uyanıklıkta da-) ihtiyacı var. Ama ‘rahmetin yerden yağanı’ gibi ışığın içten doğanı da, her halde gözden ırak tutulmamalıdır.

Başlangıçta göz vardı, şimdi de göz var. Son referans, diferans. Ve gözde izler.

Mimle/Kaydet